Londra’da Bir Bit Pazarı

Bu şehirde yaşayanların en dikkatimi çeken özelliklerinden biri, her Cuma “Bu hafta sonu ne yapacaksın?” ve her Pazartesi “Hafta sonu ne yaptın?” diye sormaları. Aslında kültürü düşününce mantıksız değil, çünkü biz Türkler ne kadar spontane yaşıyorsak bu arkadaşlar bir o kadar planlı yaşıyor. Şahsen çoğunlukla eğer önceden planlanmış kalabalık bir buluşma ya da biletli bir etkinlik yoksa ne yapacağıma o gün kalktığımda karar veriyorum. Bundan da aşırı memnunum!

Geçtiğimiz hafta sonlarından birinde de aynı şekilde ne yapsam diye düşünürken, evin yakınlarında mobilya ağırlıklı bir bit pazarı kurulduğunu öğrendim. Gidip eski mobilyalar, ikinci el kıyafetler, eski dergiler, ıvır kıvır ve incik boncuk arasında kendimi kaybetmekten daha iyi başka ne gibi bir etkinlik olabilirdi ki?

Öncelikle East London Vintage Furniture Flea isimli pazarın bu kadar büyük olmasını beklemiyordum açıkçası. Bethnal Green’de, York Hall isimli bir etkinlik alanına kurulmuş. York Hall nedir derseniz, şu anda bir toplumsal bir sosyal sorumluluk kurumu tarafından işletilen ve ilk açıldığında boks maçlarının yapıldığı, gayet otantik, nefis ahşap parkelerle döşenmiş ve göz alıcı bir balkonu olan bir mekan kendisi.

Pazara girdiğinizde sol tarafa kurulmuş ilk stanttan gelen harika bir müzik eşliğinde zaten insanın ruhu bir hareketlenmeye başlıyordu. Müziğin mıknatıs etkisiyle ilk baktığım ürünler bu stantın ürünleri oldu. Gerçek vintage radyoların, hoparlörlerin, amfilerin tamir edilip Bluetooth uyumlu şekilde karşınıza çıkması gerçekten harika! Bayıldığım müziğin eski Rusya’da savaş zamanı kullanılmış bir radyoda Spotify aracılığıyla çalındığını görmek küçük bir boyutlar arası seyahat etkisi yarattı. (Bu arada Spotify listesini o kadar beğendim ki linkini rica ettim; buyurun The Beatles, The Cure, Nina Simone, Bob Dylan, James Brown, Queen ve benzerleri ile bezeli listeyi sizinle de paylaşayım: https://open.spotify.com/playlist/43l7DdBRCCKDLp8oJPBmz9?si=hU9n6z07RjmH0Zt_CGCH9g)

Bunların yanında, babaannenizin evinde görebileceğiniz sağlı sollu onlarca cam, ahşap ya da emaye eşyanın içinde insan kayboluyor resmen. Kırmızı, yeşil, amber, sarı, kahverengi, turkuvaz bir fon önünde bir sürü insan kibarca, itişip kakışmadan ve sindire sindire gördükleri ürünleri inceliyorladrı. Eski Yeşilçam filmlerinin setinde gibi hissetmeme rağmen asıl dikkatimi çeken, gelen kişilerin müze gezer gibi ona buna bakmaya değil, gerçekten de evlerine alışveriş yapmaya gelmiş olmasıydı. Küçük kahve sehpaları, tabureler, irili ufaklı komodinler, orta sehpaları, binbir çeşit ışıklandırma, koltuklar, mutfak eşyaları… ne ararsanız bulabilirdiniz burada.

Tevekkeli değil, mekanın dışında bazı ziyaretçilerin ufak minibüslerle geldiğini de görebilirdiniz. Beğendiği sandalyeyi ya da yemek masasını kapan atmış minibüsüne evine götürüyordu. Belki de bir şey almayacağını düşünüp, beğendiği eşyaya karşı koyamayan bir bedbaht da kocaman komodini kucaklamış, 10 adımda bir yere koya koya götürmeye çalışıyordu.

Uzun lafın kısası, o hafta sonu için sorduklarında anlatacak güzel bir hikayem olmuştu bile. İşin güzel tarafı, Londra’da bu ve benzeri çok çeşitli bit pazarlarının sıkça kurulması aslında. Yolunuz düştüğünde eski eşyaların içinde kaybolup küçük bir zaman yolculuğu yapmak isterseniz aklınızda olsun! https://www.fleamarketinsiders.com/best-flea-markets-london/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *